Hiç sigara kullanmamış kişiler ile yapılan bir ilk prospektif çalışma ağız mikrobiyotasında çeşitlilik ile akciğer kanseri oluşma riski arasında bir bağlantı olduğunu önermektedir. Bu yeni bilgi henüz teyit edilmemiştir.
Akciğer kanseri dünyada en çok ölüme yol açan kanser tipidir. Aktif tütün kullanımı ana risk faktörü iken vakaların %25'i sigara içmeyenlerde görülmektedir ve bu yüksek yüzde tanımlanan önemli riskler (pasif içicilik, hava kirliliği, aile geçmişi vb.) ile açıklanamamaktadır. Bazı gastrointestinal kanserlerin oluşmasında rolü olan bağırsak mikrobiyotasına ilave olarak başka mikrobiyal eko-sistemler de kanser riskiyle ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada yazarlar ağız mikrobiyotasının bileşiminin ve solunum sistemini kolonize edebilme becerisinin akciğer kanserinin gelişiminde rolü olup olmadığını araştırdılar.
Eksilen mikrobiyota, artan risk
Yazarların prospektif çalışması hayatlarında hiç sigara içmemiş 136.000'dan fazla Şanghaylının (61.500 erkek, 75.000 kadın) her 2-3 yılda takip ziyareti ile uzun süreli takip edilmesini içermekteydi. Başlangıçta alınan tükürük örneği akciğer kanseri bildiren tüm gönüllülerde ve cinsiyet, yaş, örnek toplama tarihi ve zamanı, önceden antibiyotik tedavisi vb gibi konularda eşleşen aynı sayıda kontrolde analiz edildi. Metagenomik saçma dizilemesi daha sonra aynı sayıda kontrol ile akciğer kanseri tanısı almış 114 gönüllü ile karşılaştırmak için kullanıldı. Bu analiz, ağız mikrobiyotasında bakteriyel çeşitliliğin olmadığı durumda akciğer kanseri oluşma riskinin daha fazla olduğunu buldu.
Firmicutes'ten daha fazla olması zararlı
Ağız mikrobiyotasının doğal bileşimi de önemli bir rol oynuyor gibi görünmektedir. Araştırılan popülasyonda Spirochaetes ve/veya Bacteroidetes'in göreceli çokluğunda bir artış daha düşük akciğer kanseri riskiyle ilişkilendirildi. Bunun aksine özellikle Lactobacillales olmak üzere Firmicutes soyuna ait bakterilerden daha fazla sayıda olması artan akciğer kanseri riskiyle ilişkilendirildi. Yazarlar bu sonuçların Firmicutes ile bazı solunum hastalıkları (kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve KOAH) arasında bir bağlantı olduğunu gösteren önceki çalışmaların sonuçlarıyla uyumlu olduğuna işaret etmektedir.
KBB mikrobiyotası: etki alanını netleştirmek için daha fazla araştırma gerektirmektedir
Ağız mikrobiyotasının bu büyük ölçekli karakterizasyonu sigara içmeyenlerde akciğer kanserinin nedenlerine yeni bir ışık tutmaktadır. Çalışmanın coğrafi homojenliği bulgularının ilişkili olma durumunu güçlendirmekte ancak kapsamlarını sınırlamaktadır. Farklı popülasyonlarda ve farklı lokasyonlarda ilave çalışma, akciğer kanserinin ve diğer solunum sistemi hastalıklarının oluşmasında KBB mikrobiyotasının rolünü netleştirmeye yardımcı olabilir.
Tedavi yanıtını anlamak, öngörmek ve tedaviyi düzenlemek: yeni bir çalışma inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH) olan hastaların bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık baskılayıcı bir tedavinin etkililiğini öngörmek için kullanılabileceğini önermektedir.Bu, özellikle kişiyi güçten düşüren hastalıklar için önemli bir gelişmedir.
Crohn hastalığı ve ülseratif kolit İBS'in formlarıdır ve ortak bir noktaları vardır: sindirimi sisteminin bir bölümünde duvarların kontrolsüz şekilde enflamasyonuna yol açarak inflamatuar ataklar sırasında çeşitli semptomlara neden olur. Bu hastalıklar için şu anda kesin bir tedavi olmamasına rağmen enflamasyonu azaltmayı hedefleyen (sidenote:
Infliximab
Doku enflamasyonuna neden olan protein olan TNF-α'yı nötralize eden biyoterapi.
) (IFX) gibi tedaviler vardır. Ancak, hastaların üçte biri bu tedaviye yanıt vermez ve tedaviye yanıtı öngören bir (sidenote:
Biyo-belirteç
Tedaviye yönelik yanıtları değerlendirmeyi mümkün kılan objektif olarak ölçülmüş biyolojik bir özellik. Bu yanıt tam veya kısmi olabilir.
) henüz yoktur. Bu çalışmada araştırmacılar bağırsak mikrobiyotasında sorunun cevabını bulmuş olabilir.
Bağırsak mikrobiyotası tedaviden önce farklılaşıyor...
Çok sayıda çalışma bağırsak mikrobiyotasının bileşimi (bakteriler ve daha yakın zamanda mantarlar) ile İBH arasında bir bağlantı olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla IFX tedavisine yanıtı öngören belirteçleri belirlemek üzere araştırmacılar 72 İBH hastasının IFX tedavisinin bağırsak mikrobiyotası bileşimi üzerindeki (sidenote:
Crohn hastalığı (CH) olan 25 hasta ve ülseratif kolit (İK) 47 hasta.
). Tedaviden önce ve tedavi başlamadan 1 yıl sonra toplanan dışkı örnekleri kullanılarak bağırsak mikrobiyotası bakteri ve mantar çeşitliliği analiz edildi. Hastalar tedaviye yanıtlarına göre üç gruba ayrıldı. Çalışma üç grubun bakteri ve mantar profillerinin tedavinin başlangıcından önce ciddi anlamda farklı olduğunu ortaya çıkardı.
...öngörücü bir araç sunuyor
Tedavinin başlamasından sonra üç grup hasta arasında anlamlı farklılıklar da gözlemlendi: yanıt verenlere kıyasla yanıt vermeyenlerde daha düşük anti-inflamatuar bakteri içeriği veya daha yüksek pro-inflamatuar bakteri ve mantar (Candida cinsi gibi) içeriği vardı. Bu sonuçlar bağırsak mikrobiyotasının tedavi yanıtlarında rolü olduğunu önermektedir.
Bu bulgulara dayanarak araştırmacılar tedavinin başlangıcından önce bağırsakta bulunan ve IFX tedavisine yanıtları öngörmek için kullanılabilecek bazı bakteri ve mantarları belirlediler. Yanıt vermeyen kişilerin erken belirlenmesi tedavinin hızlı şekilde değiştirilmesini sağlayacak, yan etkileri sınırlayacak ve ilgili maliyetleri düşürecektir. Tamamen olumlu bir yaklaşım!
Ventin-Holmberg R, Eberl A, Saqib S, et al. Bacterial and fungal profiles as markers of infliximab drug response in inflammatory bowel disease. J Crohns Colitis. 2020 Dec 10:jjaa252.
Yakın tarihli bir çalışma bazı bakterilerin inatçı HPV enfeksiyonuyla ilişkili olduğunu ve servikovajinal ortamdaki konak-patojen etkileşiminde bağışıklık baskılayıcı faktörlerin rolü olabileceğini gösterdi.
Yüksek riskli insan papillomavirüsü ile inatçı enfeksiyon, servikal displazi ve servikal kanserin önde gelen nedenidir.Son yıllarda çok sayıda çalışma servikovajinal mikrobiyotanın disbiyozisinin inatçı HPV enfeksiyonu, değişen lokal bağışıklık ve servikal intraepitelyel neoplazi ile yakında ilişkili olabileceğini önermektedir. Yeni bir çalışma bu varsayımı doğruluyor.
İnatçı HPV enfeksiyonunun mikrobiyal parmak izi
Bu yeni çalışmada, 15 kadının servikovajinal mikrobiyotası 16S rRNA gen dizilemesi yöntemiyle analiz edildi ve HPV genotip oluşturma yapıldı. Altı kadında inatçı enfeksiyon (12 aydan uzun süredir aynı HPV türüyle enfeksiyon), dört tanesinde geçici enfeksiyon (12 aydan kısa sürede temizlenen enfeksiyon) görüldü ve beş tanesi HPV negatifti. Üç grubun servikovajinal mikrobiyota bileşiminde anlamlı farklılıklar vardı. Sağlıklı kadınlarda ve geçici enfeksiyon olanlarda Lactobacillus türü baskınken inatçı enfeksiyonu olan kadınlarda daha çeşitli servikovajinal mikrobiyota vardı. İstatiksel bir analiz 36 bakterinin geçici veya inatçı enfeksiyon durumuyla ilişkili olduğunu ortaya çıkardı; bu sonuca göre bu bakterilerin biyo-belirteç işlevi görme potansiyeli vardır. Bunların arasında ve önceki çalışmalara benzer şekilde Acinetobacter, Prevotella ve Pseudomonas cinsleri inatçı enfeksiyon ile ilişkiliydi. Diğer yandan Lactobacillus iners geçici enfeksiyon ile ilişkilendirildi.
İmmünosupresif hücrelerde bir artış
İnatçı HPV enfeksiyon olan kadınlarda, servikal salgılarında anlamlı şekilde daha yüksek IL-6 ve TNF-α konsantrasyonları ve periferik kanda daha yüksek sayıda düzenleyici T hücreleri ve myeloid kaynaklı baskılayıcı (süpresif) hücreler vardı. Dolayısıyla servikovajinal disbiyozis inflamatuar bir mikro-ortam yaratarak immünosupresif hücrelerin birikmesine ve dolayısıyla kanser oluşmasına yol açabilir.
Erken tanıya doğru
Bu çalışmanın sonuçları servikovajinal mikrobiyotadaki değişikliklerin inatçı HPV enfeksiyonuyla bağlantılı olabileceğini önermektedir. Ancak disbiyozisin enfeksiyonun inatçı olmasına mı yol açtığını yoksa bunun tam tersinin mi geçerli olduğu bilinmemektedir. Buna rağmen, inatçı HPV enfeksiyonu için mikrobiyal parmak izinin tanımlanması daha erken tanı konulmasını mümkün kılarak nihayetinde enfeksiyonu ortadan kaldırmak için daha erken müdahaleyi ve kötücü servikal lezyonların oluşma olasılığını azaltmayı sağlayabilir.
Yakın tarihli bir çalışma yaşamın ilk altı yılında antibiyotiğe maruz kalmanın bağırsak mikrobiyotasını bozduğunu ve çocuğun gelişimini zedelediğini gösterdi.
Antibiyotik tedavisine maruz kalan yenidoğanlarda değişmiş bir bağırsak mikrobiyotası bileşimi olduğu bildirilmiştir. Ancak bu maruz kalmanın uzun vadede klinik veya mikrobiyolojik sonuçları hala bilinmemektedir. Bağırsak mikrobiyotası ile büyüme, obezite, ve metabolik hastalıklar arasında nedensel bağlantılar dikkate alındığında, araştırmacılar neonatal antibiyotiğe maruz kalmanın doğal bağırsak mikrobiyotası kolonizasyon sürecini bozma yoluyla çocukların büyümesinde uzun vadeli bir etkisi olabileceğini önermektedir.
Değişen gelişim...
Tekil gebeliklerden zamanında doğan 12.422 çocuk üzerinde yapılan bir çalışma çok önemli bilgiler sağladı. Çalışmaya katılan çocuklarda bilinen bir büyüme anomalisi yoktu ve bu çocuklar uzun süreli profilaktik antibiyotik tedavisine ihtiyaç duymadı. Çalışmadaki neonatların %9,3'ü yaşamlarının ilk 14 gününde (sidenote:
Çoğu bebek için intravenöz benzil penisilin ve gentamisinden oluşan bir bileşim
) maruz kaldı. Maruz kalan yenidoğanlar arasından, yaşamların ilk altı yılı boyunca antibiyotiklere maruz kalmayan çocuklara kıyasla sadece erkek bebeklerin anlamlı şekilde daha düşük kiloları vardı. Ayrıca 2 ile 6 yaş arasında bu çocukların boyu ve vücut kitle endeksi (VKİ) anlamlı şekilde daha düşüktü. Bu sonuç doğumdan 5 yaşa kadar takip edilen 1.707 Alman çocuktan oluşan bir kohortta teyit edilmiştir. Bunun aksine neonatal dönemden sonra ancak yaşamın ilk 6 yılında antibiyotik kullanımı hem erkek hem de kız çocuklarda anlamlı şekilde daha yüksek bir VKİ ile ilişkilendirilmektedir.
...ve değişen bir bağırsak mikrobiyotasıv
Neonatal dönem antibiyotiğe maruz kalmanın bağırsak mikrobiyotası üzerindeki etkisini araştırmak için içlerinden 13'ünün yaşamlarının ilk 48 saatinde intravenöz olarak benzil penisilin ve gentamisin almış 33 bebeğin bulunduğu ayrı bir gruptan 1., 6., 12. ve 24. aydan dışkı örnekleri alındı. Neonatal dönemde antibiyotiğe maruz kalmamış 20 sağlıklı yenidoğan bebek kontrol olarak seçildi. Dışkı mikrobiyotası 16S rRNA gen dizileme yöntemiyle analiz edildi. Bir ile altı ay sonra antibiyotik tedavisi gören ile kontrol grupları arasında bağırsak mikrobiyotası bileşiminde anlamlı farklılıklar gözlemlenmesi mikrobiyota üzerinde antibiyotiğe maruz kalma etkisinin devam ettiğini göstermektedir. Bifidobacterium cinsi en fazla etkilenmiş ve antibiyotiğe maruz kaldıktan sonraki 24 aya kadar bağırsaktaki içeriği anlamlı şekilde azalmıştır.
Konu bağırsak disbiyozisi mi?
Neonatal antibiyotiğe maruz kalma, bağırsak disbiyozisi ve çocuk gelişimi arasında nedensel bir ilişki olup olmadığını saptamak üzere araştırmacılar (sidenote:
Bakterisiz farelerde
Steril koşullarda yetiştirilmiş
) tamamlayıcı bir çalışma yaptılar. Farelere, antibiyotik tedavisinden 1 ay ile 2 yıl sonra antibiyotiğe maruz kalan çocuklardan alınan dışkı ile dışkı mikrobiyotası nakli (DMN) yapıldı. Antibiyotiğe maruz kalan bebeklerden DMN yapılan erkek farelerde, maruz kalmamış bebeklerden DMN yapılan farelere kıyasla, kilo alımında anlamı bir azalma gözlemlendi. Bunun aksine dişi farelerde gelişim etkilenmedi. Bu bulgular yaşamın ilk altı yılında antibiyotiklere maruz kalma ile çocukluk dönemindeki gelişim bozuklukları arasında nedensel bir bağlantı olduğunu önermektedir ve bu durumun nedeni bağırsak mikrobiyotasının gelişimi sırasında ortaya çıkan bağırsak disbiyozisi olabilir.
Günde bir kaç parça bitter çikolata kronik böbrek hastalığı (KBH) olan kişilerde komplikasyonlar ile savaşmaya yardımcı olabilir mi? Kardiyovasküler sağlık, mikrobiyota ve beyin üzerinde kakaonun faydalı etkileri dikkate alındığında bu doğru olabilir.
Theobroma cacao kakao ağacının botanik ismidir; ama Theobroma 'nın Yunancada "Tanrıların yiyeceği" anlamına geldiğini biliyor muydunuz? Bir zamanlar sadece rahiplerin ve kralların yiyebildiği çikolata neyse ki daha demokratik hale geldi. Bugün muhteşem lezzeti ve sağlık faydaları nedeniyle tüm dünyada tüketilmekte ve takdir edilmektedir. Yüzde 80'i aşan kakao içeriği ile bitter çikolatanın sağlığa birçok faydası olduğu şüphesizdir. Örneğin, kronik böbrek hastalığındaki (KBH) komplikasyonları azaltabilecek spesifik içerik maddeleri içerir.
Bitter çikolata ve bağırsak mikrobiyotası: kazanan bir kombinasyon mu?
KBH'li hastaların böbreklerinde böbreklerin fonksiyonel kapasitesi azalır ve kanı düzgün şekilde süzememeye başlar. Bu bozukluk üremik toksinler gibi moleküllerin kanda birikmesine yol açar. Bu hastalarda bu toksinlerin üretimine katkıda bulunabilecek dengesiz bir bağırsak mikrobiyotası vardır (disbiyozis). Kakao yemek bağırsakta bilinen faydalı etkileri olan bakteriler (Lactobacillus veBifidobacterium) tarafından kolonizasyonu destekleyerek bağırsak mikrobiyotasını modüle edebilir. Bazı çalışmalar bağırsak mikrobiyotasının modülasyonu ile çikolata yemenin bağırsak bariyerinin bütünlüğünü iyileştirdiğini, enflamasyonu azalttığını ve üremik toksinleri azalttığını da göstermiştir.
Bitter çikolata, kardiyovasküler sisteminizin beyaz atlı şovalyesi
KBH olan hastalarda kardiyovasküler hastalık ve erken ölüm riski yüksektir. Çeşitli çalışmalar düzenli bitter çikolata tüketmenin sağlıklı kişilerde kardiyovasküler sistemi koruyucu etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nasıl oluyor? Kan dolaşımını iyileştirerek, özellikle de kan damarlarının çalışmasını iyileştirerek ve kan basıncını düşürerek. Bu iyileşme ayrıca inme riskinde azalmaya da yol açmaktadır.
Ruh halinizi iyileştirmek için ağzınıza bir parça çikolata atın
Kronik hastalıkların hasta üzerinde psikolojik etkisi olduğunu genelde unuturuz. Lezzetli bir şey yeme zevkinin ötesinde düzenli olarak bitter çikolata tüketmek antidepresan etkisi olan serotonin üretimini de stimüle etmektedir (davranışların düzenlenmesinde rolü olan bir nörotransmitter). Bitter çikolatanın tüketimi (yüzde 80'den fazla kakao içeriği), KBH olan hastalar için ilginç bir tedavi alternatifi olarak görünse de enflamasyon, kardiyovasküler risk ve bağırsak mikrobiyotasıüzerindeki potansiyel etkisi henüz prospektif bir klinik çalışmada araştırılmamıştır. Ama bu gene de sizin bir parça çikolata yeme keyfinizi durdurmasın!
Summary
Off
Sidebar
Off
Migrated content
Activé
Updated content
Désactivé
Old sources
Kaynaklar:
Fanton S, Cardozo LFMF, Combet E, Shiels PG, Stenvinkel P, Vieira IO, Narciso HR, Schmitz J, Mafra D. The sweet side of dark chocolate for chronic kidney disease patients. Clin Nutr. 2021 Jan;40(1):15-26. doi: 10.1016/j.clnu.2020.06.039.
Yakın tarihli iki çalışma bağırsak mikrobiyotasının bileşimini ve metabolomunu analiz ederek depresif bozuklukların tanı ve tedavisi için yeni yollar ortaya çıkardı.
Son yıllarda, birçok çalışma bağırsak disbiyozisi ile tüm dünyada 300 milyondan fazla insan etkileyen depresyon arasındaki bağlantıyı incelemiştir. İki yeni çalışma hastalıkta bağırsak mikrobiyotasının rolünü teyit etti.
Endokannabinoid sistem: depresyon ile bağırsak mikrobiyotası arasındaki bağlantı
Pasteur Enstitüsü, CNRS ve INSERM tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada tedavi görmemiş farelere, ya sağlıklı farelerden ya da öngörülemeyen kronik hafif stres (UCMS) tarafından tetiklenmiş depresyonlu farelerden dışkı mikrobiyotası nakli (DMN) yapıldı. Daha sonra araştırmacılar bağırsak mikrobiyotasını, çoklu doymuş yağ asitlerinin metabolizmasını ve hipokampüsteki (depresif semptomların oluşmasında ağırlıklı rolü olan bir beyin bölgesi) nörojenezi analiz ettiler. Çalışmaya göre, UCMS farelerinin semptomları (azalmış hipokampal nörojenez, duygudurum bozuklukları) DMN farelerine transfer edildi. DMN farelerinin metabolomik analizi, endojen kannabinoidlerin lipit prekursörlerinde eksiklik ile kendini gösteren değişmiş yağ asitleri metabolizması olduğunu ortaya çıkardı. Bu beynin endokannabinoid sisteminin aktivitesinin bozulmasına yol açtı ve bu durumun da depresyonu tetiklediği düşünülmektedir. Bunları parçalayan enzimlerin farmakolojik olarak bloklanması veya beslenme yoluyla artan endojen kannabinoidler UCMS farelerde DMN alan farelerde depresif semptomları azalttı. Endojen kanabinoidlerdeki bu artış bu farelerin hipokampüsündeki nörojenezde bir düzelmeye de yol açtı. Son olarak hem UCMS (donör) hem de DMN (alıcı) farelerde Lactobacillus sayısında bir azalma ile karakterize olan bağırsak mikrobiyotası disbiyozisi gözlemlendi. DMN farelerinin beslenmesine bir Lactobacillus suşu eklemek hem endojen kannabinoid beyin seviyelerini hem de hipokampal nörojenezi artırmak ve dolayısıyla duygudurum bozuklarını düzeltmek için yeterliydi. Farelerle yapılan bu çalışma endojen kannabinoid sistem yoluyla depresyonda bağırsak mikrobiyotasının rolüne ilişkin yeni bir mekanistik senaryo sağlamaktadır. Çalışma ayrıca beslenmeye yönelik müdahalelerin veya probiyotik kullanımının bu hastalığın semptomlarıyla savaşmakta etkili bir araç olabileceğini de önermektedir.
Bağırsak biyo-belirteçleri: daha doğru bir tanıya doğru?
İkinci bir çalışmada Çinli ve Amerikalı araştırmacılar, dışkıdaki sayıları tedavi edilmemiş major depresif bozukluğu (MDB) olan 118 hasta ile 118 sağlıklı kontrol (SK) arasında değişen 3 bakteriyofaj, 47 bakteri türü ve 50 metabolit belirledi. İkinci bir validasyon kohortunun analizi (38 tedavi edilen MDB hastası vs. 38 SK) 6 biyo-belirtecin (2 bakteri, 2 faj ve 2 metabolit) her iki kohortta da MDB hastaları ile sağlıklı kontrollerin %90'ı aşan bir doğrulukla birbirlerinden ayırt edilmesini mümkün kıldı. Son olarak araştırmacılar dışkı GABA ve ilişkili metabolit seviyelerinin SK 'ya göre MDB hastalarında istikrarlı olarak azaldığını gösterdi. Bu bulgular MDB hastalarında dışkı GABA seviyelerinin bir bağırsak mikropları paneli tarafından modüle edilebileceğini ve bunun da MDH oluşmasında toplu olarak rolü olabileceğini önermektedir. Bu bulgular MDD'nin patojenezini ortaya çıkarmak için yeni yönlendirmeler sağlamaktadır. Bunlar ayrıca bağırsak mikrobiyotasına odaklanarak şu anda eksik ve yanlış şekilde tanı alabilen MDH tanısını iyileştirmeye de yardımcı olmaktadır.
Avokado yağ açısından zengin olabilir ancak birçok besinsel faydası vardır. Kardiyovasküler faydaları hâlihazırda bilinen avokado bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek aşırı kilolu veya obez insanların sindirdiği yağların vücuttan atılmasına destek de olabilir.
Yüksek yağ ve kalori içeriğine rağmen avokado kilo vermemize yardımcı olabilir. Bu meyvenin sırrı liften ve tokluk hissini artıran ve kandaki yağ seviyelerini azaltan mono-doymamış yağ asitlerinden (MUFA) zengin olmasıdır. Ancak avokado yemek bağırsak mikrobiyotasındaki bakterileri ve sindirilen gıdaların fermantasyonundan kaynaklanan ürünleri, özellikle obez ve aşırı kilolu insanlarda nasıl (sidenote:
Aşırı kilo vücut kütle endeksi (BMI) 25-30 olarak tanımlanırken obezite 30'dan büyük BMI'a karşılık gelmektedir.
)*?
Üç ay boyunca günde bir avokado
Bu soruya yanıt vermek için, araştırmacı bir ekip aşırı kilolu veya obez olan ancak başka bir sağlık sorunu bulunmayan yaşları 25 ile 45 arasında değişen 157 yetişkini 12 hafta boyunca takip etti. Gönüllüler iki gruba ayrıldı. Hepsine kahvaltı, öğlen yemeği veya akşam yemeği yerine araştırmacılar tarafından bir öğün verildi. Sadece tek bir gruba kalori içeriği diğer gruplarınkiyle eş olup avokado içeren bir öğün verildi. Avokado haricinde, öğün içeriği >%90 benzerdi. Diğer öğünleri için katılımcılara günlük yeme alışkanlıklarını ve günlük porsiyon boyutlarını korumaları söylendi.
Dışkıda daha fazla, vücutta daha az yağ
Sonuçlar: avokado grubunda katılımcılar, kontrol grubundan ~20 g fazla MUFA ("iyi yağ") tüketimi rapor ederken besin kaynaklı lif tüketimi 14 g daha yüksekti. Katılımcıların ayrıca günlük kalori alımları 300 kcal fazlaydı. Buna rağmen çalışmanın sonunda bu gruptaki katılımcılar bir gram bile şişmanlamadılar. Aynı zamanda bağırsak mikrobiyotaları çeşitlendi ve lifleri parçalayabilen bakteriden zengin hale geldi. Ayrıca dışkılarında azalmış safra asidi konsantrasyonları (yağların sindirilmesini mümkün kılan sindirim sisteminin salgıladığı moleküller) ve daha fazla yağ bulunuyordu. Yazarlar bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek avokadonun konak metabolizmasına etki ettiği ve yağ atımını artırdığı sonucuna vardılar. Sayıları gittikçe artan aşırı kilolu ve obez insanların sağlığını iyileştirmek için şimdiden yeni beslenme yaklaşımlarını dikkate almaya başladılar.
Summary
Off
Sidebar
On
Migrated content
Activé
Updated content
Désactivé
Old sources
Kaynaklar:
Thompson S. V., Bailey M.A., Taylor A.M. et al. Avocado Consumption Alters Gastrointestinal Bacteria Abundance and Microbial Metabolite Concentrations among Adults with Overweight or Obesity: A Randomized Controlled Trial. J Nutr 2020;00:1–10.
Anne sütünün bileşimi ve yaşamın ilk haftalarında bağırsak mikrobiyotasının oluşumu doğası gereği bağlantılı olarak görünmektedir ve her ikisi de prematüre bebeklerde nekrotizan eterokolit (NEC) riskine etki edebilir.
32 haftadan önce doğan prematüre bebeklerde önemli bir ölüm veya ciddi morbidite nedeni olan NEC karmaşık bir gastrointestinal hastalıktır. Hastalığın altında yatan mekanizmalar, spesifik semptom ve testlerin eksikliği nedeniyle güç olan tanısı ile birlikte hala iyi anlaşılmış değildir. Diğer yandan disialillacto-N-tetraozun (DSLNT) dahil olduğu bazı insan sütü olgosakkaritlerinin ( (sidenote: Human Milk Oligosaccharide)) koruyucu rolü var gibi görünmektedir. Böylece anne HMO profilleri ile bir yanda bebeğin bağırsak mikrobiyotasının gelişimi arasındaki etkileşimleri ve diğer yandan bunların NEC ile ilişkilerini değerlendiren bu çalışma ortaya çıkmıştır.
Anne sütü: kritik bir oligosakkarit eşiği
37 eşleşmiş kontrole verilene kıyasla NEC hastası 33 bebeğin aldığı anne sütünde sadece bir oligosakkaritin - DSLNT - daha düşük konsantrasyonu vardı. 241 nmol/ml'lik bir eşik seviyesi bu çocuklarda (0,9 duyarlılık ve spesifisite) ve %100 NEC hastası çocuklardan oluşan bir doğrulama kohortunda NEC'i tahmin edebildi, ancak kontrollerin sadece %60'ı doğru şekilde sınıflandırıldı. Ancak araştırılan kohort, beyaz ırktan popülasyonun fazla temsili ile çok homojendi. Ayrıca gözlemlenen eşiğin genetik, coğrafi, etnik veya mevsimsel faktörlerden etkilenmiş olabilmesi tamamlayıcı çok merkezli çalışmalara yönelik ihtiyacın altını çizmektedir.
Geciken mikrobiyota gelişimi
(sidenote:
Her çocuktan birçok örnek alındığı için maliyet nedenleriyle dizileme sadece 48 bebek için yapıldı.
) oluşan bir alt grubun dışkı metagenomik dizilemesi (n=644)(14 NEC bebek, 34 kontrol) NEC bebeklerde daha düşük göreceli Bifidobacterium longum çokluğu ve daha yüksek göreceli Enterobacter cloacae çokluğu olduğunu gösterdi. Mikrobiyota gelişimi, anne sütündeki düşük DSLNT konsantrasyonundan etkilenmiştir; bu durum mikrobiyotanın genelde daha büyük bebeklerde gözlemlenen mikrobiyal topluluk türlerine doğru geçişini geciktiriyor gibi gözükmektedir ancak bu ayrıca prematüre bebeklerde genelde iyi sağlıkla ilişkilendirilen bir bakteri olan Bifidobacterium spp'nin göreceli olarak düşük çoklukta olmasıyla ilişkilendirilmektedir.
Ufukta biyo-belirteçler ve probiyotikler mi var?
Özetlemek gerekirse, verilerin analizi aldıkları anne sütünün bileşimine dayanarak NEC riski olan bebeklerin belirlenebilme olasılığını teyit etmektedir ve bu durumda bu kriter mikrobiyomun metagenomik profillerinin bir ölçüde yerine geçmektedir. Bu iki kriteri birleştirmek ( (sidenote:
Anne sütündeki DSLNT konsantrasyonu zaman içinde göreceli olarak stabil kalır
) ve hastalık öncesi metagenom) %87,5 doğruluk oranı ile sağlıklı çocukları NEC hastası çocuklardan ayırt etmeyi mümkün kılmaktadır.
Bu bulgular biyo-belirteç geliştirilmesi, hastalık riski kademelendirilmesi ve bebeklerde NEC'i önleyebilecek mikrobiyota modülasyonu stratejileri için potansiyel hedefler sunmaktadır. Ancak altta yatan mekanizmaları anlamak için gerekli olanlar dahil daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır: örn. DSLNT sadece mikrobiyotayı modüle ederek mi etki ediyor yoksa bağışıklık yanıtını modifiye ederek ve nekroza yol açan enflamasyonu azaltarak doğrudan konak üstünde mi etki ediyor?
Çiftlikte büyümenin astıma karşı koruyucu bir etkisi olduğu düşünülmektedir. Bağırsak mikrobiyomu açısından faydalı bir ortam ve bağırsak-akciğer aksının mevcudiyeti sayesinde burada en önemli dönem yaşamın ilk 12 aylık dönemi gibi görünmektedir.
Şehirde yaşayan birçok kişinin kırsala taşınmak için şehirden ayrılmayı düşünmesiyle çiftlikte büyümenin astıma karşı koruyucu etkisi üzerine bir yazı bu seçimi destekler gibi gözükmektedir. Yazarlar evin içinden gelen mikroorganizmaların koruyucu bir rolü olduğunu daha önceden göstermişti. Bu yeni çalışmada yazarlar, çocukluk döneminde önemli bir döneme odaklanıyorlar: yaşamın ilk yılı. Bebeklerin ilk yaş günü pastalarının mumunu üflemeden önce dış ortama maruz kalmaları bağırsak mikrobiyomlarının gelişimini şekillendiriyor. Bu sürecin astım gelişme riski dahil uzun vadeli sonuçları olabilir.
Çiftlik 1, astım 0
Varsayımlarını test etmek için araştırmacılar Avrupa'nın kırsal bölgelerinde yaşayan neredeyse 1000 çocuktan oluşan ve yarısı çiftlikte doğmuş olan ve %8'inde 0 ile 6 yaşları arasında astım gelişen bir popülasyonu takip etti. Dışkı örnekleri 2 ile 12 ay arasında alındı ve bu dönemdeki bağırsak mikrobiyomunda değişiklikler değerlendirildi.
Tarlaların sırrı: daha olgun mikrobiyom
Sonuçlar bunu onaylıyor: ilk yılımızı bir çiftlikte geçirmek çocukluğun ilerleyen yılarında astım oluşma riskini azaltmaktadır. Ama neden? Çiftliğin koruyucu etkisinin %19'u daha olgun bir bağırsak mikrobiyomu ile bağlantılı gibi görünmektedir. Araştırmacılar ayrıca özellikle rolü olan bazı bakteri grupları belirlediler. Bunların antienflamatuar özellikleri bilinen faydalı bir bileşen olan butirat ürettiği düşünülmektedir. Aynı zamanda, koruyucu etkisi ile ilişkili olarak belirli bir bakteri öne çıkmasa da bazıları artan astım riskiyle ilişkili gibi göründü.
Bu sonuçlar iyi bilinen bağırsak-beyin aksına benzer şekilde bağırsak ile akciğer arasındaki iletişim fikrini desteklemektedir. Ayrıca yaşamın ilk yılında solunum ve alerjik hastalıklar için önleyici tedbirlerin kullanımını da teşvik etmektedir. Ek olarak, bu sonuçlar bazı şehirli aileleri doğaya dönmeye veya en azından daha az aşırı hijyen olan bir yaşam tarzı benimsemeye de ikna edebilir.
Duodenum sıvısının mikrobiyomu son derece agresif bir kanser türü olan pankreas duktal adenokarsinomu (PDAC) oluşması riski bulunan hastaları belirlemek için bir risk belirteci olabilir. Bu durum, hastalığın erken saptanması için umut veriyor.
ABD'de en yaygın üçüncü kanser kaynaklı ölüm nedeni olan ve 5 yılda sağkalım oranı %9 olan PDAC çok korkulan bir kanser türüdür. Daha önce yapılan çalışmalar PDAC hastalarının tümör mikrobiyotasının, duodenumdan gelmiş olduğu düşünülen normalde üst gastrointestinal sistemde mevcut bakteriler içerdiğini göstermiştir. Durum buysa duodenum sıvısı PDAC hastalarının veya PDAC oluşma riski olan hastaların mikrobiyom profillerini belirlemek için temsili bir biyo-örnek olabilir. Bundan dolayı 134 normal pankreaslı kişiden(kontrol), 98 pankreas kisti olan hastadan ve 74 PDAC hastasından duodenal endoskopi ile toplanan duodenum sıvısının bakteri ve mantar profillerini karşılaştıran bu tek merkezli vaka-kontrol çalışması yapıldı.
PDAC hastalarında disbiyozis
Yaş, tütün kullanımı ve PPI kullanımına göre düzeltme yapıldıktan sonra PDAC hastalarının duodenum sıvısında, kontrol grubundakiler göre daha yüksek bakteri ve mantar DNA seviyeleri vardı. Ek olarak PDAC hastalarında daha fazla sayıda Bifidobacterium cinsi ile azalmış mikrobiyal çeşitlilik vardı. Ayrıca, sağkalım süreleri daha kısa olan PDAC hastalarında Fusobacterium, Rothia ve Neisseria daha çoktu. PPI'ların etkisi gözden kaçmamalıdır: kontrol grubundakilerde düzenli PPI kullanımı mikrobiyom çeşitliliğini azaltmıştır. PPI tedavileri ayrıca ağırlıklı olarak Streptococcus veya Fusobacterium gibi ağız bakterilerinde bir artış ile de ilişkilendirilmiştir; bunlardan ikincisi PDAC dahil çeşitli kanser türleriyle bağlantılıdır.
Mikobiyomun değişmesi
Duodenum sıvısı bakteri profilleri kontrol grubundakiler ile pankreas kisti olan hastalar arasında anlamlı şekilde farklı değildi. Diğer yandan bu iki grubun mikobiyomu farklıydı: pankreas kisti olan hastalarda daha az Basidiomycota ve Malassezia ve daha çok Ascomycota vardı. Aynı zamanda PDAC hastalarında pankreas kisti olan hastalara göre daha düşük sayıda Saccharomyces vardı.
Kanser riskinin katmanlaştırılması?
Dolayısıyla çalışma PDAC hastaları, pankreas kisti olan hastalar ve normal pankreas fonksiyonu olan hastalar için farklı duodenum sıvısı bakteri ve mantar profilleri olduğunu önermektedir. Bu karakteristik disbiyozisler, pankreas izlemesi altındaki hastalarda pankreas kanseri riskinin daha iyi katmanlaştıran profilleri belirleme olasılığını ortaya koymaktadır. Daha kesin sonuçlara ulaşmak için başka popülasyonları ve bölgeleri içeren daha geniş kapsamlı çalışmalar gerekli olacaktır.